Arafın Uzağında, Sonsuzun Eşiğinde

Gün – gece, doğum – ölüm, aşk – ayrılık, başlangıç – bitiş...

Tarih boyunca çok şey yazıldı çizildi bu kavramlar üzerine. Karşıtlıklar, zamanda değişmez kabul edilen kilometre taşlarıydı; sonsuz okyanuslardaki kerterizler, karanlık gecelerdeki parlak yıldızlardı. Zamanı ve mekânı işaretlediler; insanın durduğu yeri, onun katı sınırlarını. Yeterlilik fiilinin (-e bilmek) tanımı, bu iki nokta arasını işaret etti ve insan, kültürünün, sorgulayışının, yaşayışının, algısının temeline hep bu kavramları yerleştirdi. Işığı karanlıkla açıkladı, karanlığı ışığın yoksunluğuyla; yaşamı ölümle açıkladı, ölümü yaşamın yoksunluğuyla; başlangıcı bitişle açıkladı, aşkı hep ayrılıkla. Ya bir şeyi diğerine ekledi var etmek için ya çıkardı birbirinden yokluk üzerinden yeni bir tanımlama yapmak için. Sırf adlandırma saplantısıyla zamanı ve mekânı küçük parçalara ayırdı ancak bu her zaman işe yaramadı. Bedeni parçaladığında anatomiyi keşfetti ama atomu parçaladığında elindeki saf bir felaketti. Her şeyi başlangıçlara ve bitişlere ayırmaya öyle odaklanmıştı ki insan, gözünün önündeki en büyük gerçeği; “döngüselliği” unuttu. Anlamaya çalışmak, aramak ve sorgulamak onun doğasıydı ama kendine yenildi. Çünkü aslında en büyük hırsı en temel hatasıydı hep: Evrene üstün gelmek. Ve her şeyi anlamak için önce parçalayan insan, egosunu asla parçalayamadı. Sonsuzu anlayabilmek için önce onun gibi bir toza dönüşmeyi başaramadı.

Oysa Tülin Onat, öğrencilik yıllarından çok önce dokunmaya başlamış evrene. Henüz küçük bir çocukken, çamurdan kurbağa heykelleriyle doldurmuş evlerindeki havuzunun çevresini. Ağaçları, yaprakları, gün ışığını resmetmiş adlandırmaya çalışmadan. Olduğu gibi, gördüğü, anladığı, hissettiği gibi. Üstelik tamamen içsel dürtüleriyle, üstelik kimsenin zorlaması olmadan, üstelik bir başlangıca ve sona gereksinim duymadan. Zamanla katmanları keşfetmiş, boyutları okumaya, renkleri, formları, ışığı solumaya başlamış. Maddedeki formla, formdaki yaşamla, yaşamdaki olasılıklarla aydınlanmış ve hep sonrasını aramış. Akademide öğrenciyken, kompozisyonlarında biçimsel arayışlarının yanı sıra tekrarlara, ritimlere ve soyutlamalara yönelmiş bu yüzden. Odağına hep geçiş anlarını almış. Var oluşu değil, var oluşlara giden süreci yansıtmış (yok oluş da yokluğun var oluşu değil midir?), parantezler açmış, paragraflar yazmış, tırnaklar, üç noktalar, kesme işaretleri, inceltmeler de girmiş zaman zaman araya ama hiç nokta koymamış. Bu yüzden Tülin Onat’ın cümleleri hâlâ hep virgülle sürer, bitimsizdir.

Döngü, Onat’ın bugüne kadarki tüm dönemlerini kapsıyor ancak bu serginin bir retrospektif olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü her eser ucu açık bir cümleyken, bitmiş, tastamam bir tanımdan söz edilemez. Onlar olsa olsa süregelen ve kendi içinde yankılanacak bir cümlenin aynı anda 29 olasılıklı harfleridir. Kimi zaman şehrin üzerindeki parçalı bulutlu havayı anlatır, kimi zaman uzun dallarıyla bir adak ağacını. O ağacın yapraklarındaki tırtılı inceler bazen ve onun nasıl bir kelebeğe dönüştüğünü yansıtır tuvalinde. Güneşin ışığını toplar, sonra dağıtır galaksiler dolu boşluğa fırçasıyla. Formu aydınlık ve karanlıkla kutsar, renklerle giydirir, lekelerle süsler ve Döngü tıpkı bir rüya gibi nerede başladığı ve bittiği belirsiz bir alan sunar izleyiciye. Artık tuvalin içindeki dışarı taşmıştır. Usulca uzatır ellerini izleyene, onu alır, alışılmadık olanla yüzleştirir, dengesini bozar, başını döndürür ve en nihayet keşfettirdiği yeni ve bakir topraklarda, gerçekliği, zamanı ve mekânı yeniden tanımlamaya bırakır. Kafka’nın dönüşümünün kıyılarından, Murakami’nin dünyasının sınırına uzanan bu yol, Kubrick’in evrenindeki Jüpiter’in ve sonsuzluğun ötesinde bir karadelikten geçer; böylece Döngü belirsiz bir sondan yine belirsiz bir başlangıca evrilir. Artık kesin olan tek bir şey vardır o da şimdiki zamanın her zerresinin tıpkı bir elektronun aynı anda iki yerde olabilmesi gibi hem başlangıç hem de son olduğudur. Zaman ve mekân yıkılmıştır artık. Sanatçı kendini tam da o sonsuz geçiş anında var eder bir kez daha.

Onat’ın ışığı ve gölgeyi ustalıkla kullanışı, izleyiciye üç boyutun ötesine geçmeden hemen önce, kendisine öğretilmiş gerçeklik algısının bağımsızlaştırılmasından, özgürleştirilmesinden başka bir şey değildir aslında. Her eser farklı bir boyutun kapısını aralarken, görünen ve keşfedilen bir çok katmanı barındırır. İzleyicinin onun her döneminden izler bulacağı Döngü, yapbozun parçalarının yerine oturduğu ve aynı zamanda hem karmaşık hem de bütüncül bir anlamın su yüzüne çıktığı bir gerçekliği gözler önüne seriyor.

O halde “Döngü nedir?” diye düşünüyor olabilirsiniz; açıklayayım:

Döngü yalnızca bir sergi değildir.
Döngü, keşfetmeden asla ne olduğunu bilemeyeceğiniz, iki nokta arasındaki sonsuz olasılıktır.

Gün – gece, doğum – ölüm, aşk – ayrılık, başlangıç – bitiş...

SİNAN EREN ERK
Ağustos 2016

 

yazılar